6 dakikalık yazılar...saçmalama hakkı, özgür yazma, serbest yazılar...hepsi sadece günde 6 dakika
4 Aralık 2016 Pazar
Öncesi
Öncesi yoktu. Sonrası olur muydu bilmiyordu. Sadece o an vardı. Kuşlar uçtu üzerinden. Başını gökyüzüne çevirdi. Kanatları açık süzülmelerini izledi. Sonra göle baktı. Afrika'da bir gün geldi. Bulanık kahverengi bir suyun içinde yüzen yılanlar, suyun üstüne dokunup hare hare dalgalandıran otlar vardı. Girdi suya. Yüzdü. Ortada bir ada vardı. Kimse gitmiyordu. Adamlar vardı, kadınlar vardı. Uzun dolambaçlı bir yoldan ciplerin içinde sallana sallana gelmişlerdi. Bikini giymişti. Sevmezdi bikinileri diye hatırladı. Neden o gün giydiğini bilemedi. Belki o zamanlar daha severdi. Bilemedi. Bir kola şişesi vardı elinde. Ufak. "Biraz ben de içebilir miyim?" diyen adamı hatırladı. Haftalarca hamile olduğunu sandığı uykusuz geceleri. Daha adet görmemiş kızların hamile olamayacağını, tükürüğün hamile bırakmayacağını bilmediği yılları. Çizgili formalar, mavi, sarı. Sıcak. Ciplerde okula gidilen yollar. Kıvırcık siyah saçlarına dokunmak isteyen siyah elleri. Pazarda satılan maymun kafalarını gördü. Doğum günlerinde açtıkça açılan, içinden kutu içinde kutu çıkan hediyeler gibi geçmişini soydu.
19 Kasım 2016 Cumartesi
Kalabalık
İçimde bir kalabalık dolanıyor. Kadınlar, erkekler, çocuklar. Konuşmadan, birbirlerine dokunmadan geçiyorlar. Ne yaptıkları belli değil. Yüzleri gülmüyor, omuzları düşük. Yollara dökülmüş renkli iplikler. Birisi kesmiş, kimse farketmemiş. Aralarındaki bağların yokluğundan habersiz yürüyorlar. Yemek yiyorlar, sokaklarda geziyorlar, dükkanların renkli, süslü hayallerine kanıp, ceplerinden çıkarttıkları kağıt parçalarını uzatıyorlar. Paketlerle taşıyorlar soğuk evlerine cansız mutlulukları. Kurulmuş bebekler, yüzlerinde fabrikadan çıkan bir gülümseme, çocuklara yakışmayan kırmızı dudaklarla, rimelli kirpiklerle, sırtlarındaki kurgular bitene kadar dans ediyor. Güldürüyor bazen insanları. Paketlerden yemek yiyor, kutudaki dünyaya dalıp geceyi tamamlamayı bekliyorlar. Gözleri kapanıyor, kapıları açılırken gerçek dünyaların. Karanlık odalarda sürekli kayboluyorlar. Çocuklar ağlıyor, adamlar yapmamaları gereken şeyleri yapıyor, kadınlar gözlerini kapatıp susuyor, dudakları mühürlü. Yıllar öncesinden bir kıvılcım düşüyor rahimlere. Sevişmek adına şuursuz çırpınmalar söndürüyor kıvılcımları. Kadınlar uyuyor. Çocuklar rahime düşüyor. Ateşsiz odalarda büyüyor, doğuyor, kız oluyor, oğlan oluyor. Bir canavar yükseliyor toprağın altından. Gözleri kırmızı sarı, dili uzun, silkiniyor, geriniyor, doğruluyor. Kanatlarını tek tek açıyor. Kadınların uykularına süzülüyor, rahimlere üflüyor. Kıvılcımlar ateş oluyor. Kadınlar derin uykulardan, karanlık odalardan, şuursuz çırpınmalardan uyanıyor.
10 Kasım 2016 Perşembe
Değilsiniz
"Değilsiniz!" Bağırıyordu. Herkes şaşkın gözlerle, bazıları deli görmüş insanların dehşetiyle ama hepsi bakıyordu."Duydunuz mu beni? Değilsiniz dedim!" Kadın yürüdü. Etrafında çember oluşturmuş insanların çemberi onun geçtiği yerde genişledi. Gidecek yerleri kalmayanlar duvara iyice dayandılar. Değildiler. Onlar da biliyordu ama böyle düpedüz de söylenmez ki. Ne kadar çok şey söylenmiyor. Ayıp olur, kırılırlar, üzülürler. "Sahtekarsınız hepiniz! Siz gerçek değilsiniz... iyi insanlar değilsiniz!" Gözleri açılmış, beyazları kızarmıştı. Haklıydı belki de. Çemberde duran birkaç insan başını eğdi, onunla yüz yüze gelmemek daha iyidi. Deli olunca yapacak birşey yoktu ki. En iyisi susmak, geçmesini beklemekti. Hiç akıllarına gelmedi birlikte adım atmak. Hiç düşünmediler. "Zeki de değilsiniz! Hepiniz boksunuz! Bok! duydunuz mu beni!" Yine bağırıyordu. Sanki duramayacakmış, konuşmazsa söylememek üzere biriktirdiği her yaşanmışlık öfke kıyafetini giyip kendini ortaya atacaktı. Oysa o öfkeli değildi...eskiden. Ne olduysa bir sene önce olmuştu. Ondan önce gelirdi kadın buraya, dolanır, bir iki sohbet eder, iyi para bırakıp çıkardı. Çoğu zaman sarhoş olurdu...
3 Kasım 2016 Perşembe
Ufuk
Ufuk çizgisi güzeldir. İnsan oraya bakar ve birşey umabilir. Bugün ufuk çizgisi kaybolmuş. Sabah uyandığımda göremedim. Sis dedi haberlerde. Vapurların düdüğünü duydum uzaklardan. Bekledim kalksın tekrar göreyim diye. Çay demledim önce. Sonra buzluktan aylar önce dondurduğum simidi aldım. Ekmek kalmamış. Mikrodalgada çözdüm simidi, kestim, ekmek kızartma makinasına attım. Tekrar pencereye gidip sisin arasından şehri görmeye çalıştım. Biraz hafiflemiş miydi? İnsan görmek istediğini mi görür, gerçekleri mi? Bilemedim. Makina simitleri attı. Krem peyniri sürdüm üzerine dilimlerin. Çay poşetti bu sabah. Üzerinde köpük oluyor sevmiyorum ama n'apalım. Bu sabah da böyle olsun. Televizyonu açtım simidi yerken. Bir kadın yemek yaptı, ben izledim. Buzdolabında birşey kalmadı. Alışveriş yapmak lazım. Sis kalkınca çıkmaya niyet ettim. Kahvaltı bitince masayı toplamadım. Koltuğa uzandım, bir başka kadının tatlı yapmasını izledim. Uyumuşum. Rüyalarımda canavarlarla boğuştum. Sisin içinden çıkıp gülümsüyorlardı. Seni de gördüm. Suratın pek asıktı. Mutsuzum kurtar beni dedin. Kapıma kurtarıcı yok, yarın arayın yazısı astım. Masası vardı ofisimin. Başka birşey yoktu. Penceresi vardı, bir bahçeye bakıyordu. Baktım, bahçeyi göremedim. Her yer sisti. Kapı altından, pencere kenarından sızıp odama girdi. Boğuluyordum. Uyandım. Seni aradım. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakın veya tekrar deneyin" diyen metalik sesi seni niyet ederek dinledim. Akşam oldu şimdi. Uykum da geldi. Yatmadan önce pencereden baktım. Sis kalkmamıştı. Sanırım gitmeye de pek niyeti yok. Ufuk çizgisini bir daha hiç görmeyeceğim hislerimi yorganın altına gömdüm. Gözlerimi kapatık kabus görmemek için dua ettim.
30 Ekim 2016 Pazar
İnce
İnce ince yağdı yağmur. Yürümek istedim ama damlalar o kadar inceydi ki ıslanamadım. Islanmadıkça yağmurda olmanın bir anlamı yok diyerek bir kafeye girdim. Çay söyledim. Çay yok dediler. Kahve içtim. Sütlü istedim. Çocuk Cafe au lait dedi. Yok sütlü dedim. Öyle dedi. Onu da kabul ettim. Bahçede oturdum, kahvem soğudu. Bir kedi geçti..siyah beyaz. Hava soğudu. Yan masada kızlar votkalı boni bondan bahsetti. Saçma dedim. Gençliğimi hatırladım. Belki de gençlik demeliydim. Zaman geçti. O hep geçiyor. Dur desen de fıtratında değil...duramıyor. Ben zaman mıyım anne? Ben neden duramıyorum? Belki de zaman zihnim, ben dursam da o hiç durmuyor. Makina gibi, yağlanmaya bile ihtiyaç duymayan bir makina gibi çalışıyor, üretiyor, yaratıyor. Her makina dinlenmeli arasıra. Bir fabrika sahibi demişti bir yerlerde. Benim fabrikanın müdürü mü yok yoksa kötü mü çalışıyor bilmiyorum. Çay içtik, kahvaltı ettik sabah. Oradaki çocuklar da çalışmıyordu. Yiyecekleri getirdiler, masa küçük napsak dediler? Ellerinde tabaklar bunları nereye koysak şimdi diye bize sordular. Senin gücün daha fazla onların üzerinde niye kullanıyorsun dedi oğlum bir ya da iki hafta önce. O yüzden iyi davrandım çocuklara. Tabakları birbirine kattım. Boşları verdim. Bir daha gelmediler masaya. Kahkahalarla yüksek tonda çıkan erkek sesleriyle konuştular. Neyim eksik? Neden bana gelmelerini bekliyorum diye sordum kendime. Yanıt bulamadım. Çocukları kendi hallerine bıraktım. Çay bitti, kahvaltı bitti. Ben çıktım. Sokaklarda yürüdüm. Eve gitmek istedim sonra sokaklarda gezmek istedim. Karar veremedim. Bir cizgide durdum sağa mı sola mı adım atsam bilemedim. Çizgi inceydi.
21 Ekim 2016 Cuma
Edepli
Edepli. Ne kötü bir günde geldi bu kart. Değilim. Yalaaaan! diyen o salak iç sesimi de şöyle bir duvara fırlatasım var. Edepliyim, hem de çok. Anneannem bize Adabı Muaşeret kitabını okuturdu. Saçlarınız ıslak olmasın misafirin karşısına çıkınca, fazla gülmeyin...genç kızlar o kadar gülmez, tırnaklarınız temiz olsun, eteğinizde sökük olmasın. Ay her yerim sökük olsa kime ne be! Ne edebi. Hepimizin içinden çıkmayı bekleyen o edepsiz kadını istiyorum. Şöyle ağızını yaya yaya konuşsa, dilimin ucuna kadar geldi ama demedimleri olmasa. Aklına geleni ağızı söylese. Salaksın sen dese birisine, beceriksiz dese. Dekoltesi çok, dili bozuk olsa. Olsa da çıkmıyor işte. Şu arasıra gelen psikosomatik nefes bozukluğumun sebebi o edepli kadın olmasın. İçeride bekliyor. Gardiyan gibi. Nefesimi yokluyor. Fazla coşku iyi değildir, yaşamı öyle kocaman kocaman almayacaksın içine. İçinden çıkmayın bekleyen o coşkuyu da tıkmak gerekir tekrar içeriye diyor. Ay bu karı hiç yorulmuyor. Yıllardır habire çalışıyor. Uyku da uyumaz ki bu, o uyurken kaçayım. Kaçmak. Gecenin bir saatinde herkes uykudayken kaçmak, arabayı ittirerek köşeye kadar yürütüp orada kontağı açmak ve gecenin içinde kaybolup sabaha kimse uyanmadan dönmek. Ablam öyle yapardı. Ben de bekçi gibi dönmesini beklerdim. O zaman da varmış bu edepli orospu. Babamlar fark etmesin diye çok uğraşırdım. Bir sabah geç geldi. Eve çabuk girsin diye kapıyı açtım. Babam "Kim var orada?" dedi. "Ben." dedim. "Kediyi dışarı çıkartıyordum" dedim. Babam merdivenleri çıkıp odasına giderken kedi yanından geçip aşağıya iniyordu.
20 Ekim 2016 Perşembe
Zamana
Zamana bak sen...ne kadar küstah! Herşeyi alıp götürüyor. Silip süpürüyor. Geriye kırıntı bırakmıyor. Biz onu yakalamaya çalışırken, o kahkahalarla kaçıyor. Saati kolumuza, duvarımıza koyuyoruz. Farklı, süslü, dijital, analog saatler yaratıyoruz. Zaman bize gülüyor. Neyi yakalamaya çalışıyorsunuz diye soruyor. Sorusunu duyup çocuklar gibi kulaklarımızı kapatıyor "lalalalalalaala" diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Bir dakika sonra hayatın ne olacağını biliyormuş gibi yaşamaksa bizim sıkıntımız. Ukalayız o yönden. Sanki günler geceler hep birbirine akacak. Bazen birisiyle sohbet ederken...dışarıda yağmur varsa hele, bir de loş ışıklar sıcaklık vermişse odamıza, önümüzde çay, dilimizde yarına dair planlar dolanırken zaman gelir oturur yanıma. Duyarım onu. Üşürüm birden, ufalırım. O zaman gülmez, kahkaha atmaz. Sessizce dinler sohbetimizi. Bir an bakarım karşımda oturan dostuma, duyarım kendi sesimi, konuştuklarımızı, hissederim oturduğumuz mekanı ve bilirim bir gün hiç biri olmayacak...hepsi uçup gidecek. İşte o zaman herşey anlamsızlaşır, o an hariç. Duramam o anda çünkü zamana ayak uydurmak çok zor.
Bir An
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




