2 Ocak 2017 Pazartesi

Şaşırdı

Şaşırdı tabii. İnsan günün ortasında böyle birşeyle karşılaşmayı hiç beklemez ki. Ama oldu işte. Birden ansızın hayatın ortasına düşüverdi. Tam da ocağı iyice kızdırmış, pancake'leri çeviriyorken oldu. Kapıdan birisi girmişti o an. Aslında arkası kapıya dönüktü ama o üstüne taktıkları küçük çan çalınca anlamıştı giren olduğunu. Sayardı. Kaç kişi kaç masa...ona göre hazırlardı kendini. İç saati vardı sanki. Girenlerin sayısına göre yavaşlatıyor ya da hızlandırıyordu. Hızlandı. Yakışıklı mıydı? Değilse daha iyi olurdu. Uzadı önünde bir olmamış ilişki. Girdi, sevdi, terk edildi ve herşey bitti. İşte yaşandı. Şimdi kimse gelen gitsin, hiç girmesin. Derken parfüm kokusu geldi burnuna. Kokan kadın, giren kadın. Neden hemen erkek yapmıştı ki? Döndü. Buyrun dedi. Kadın su istedi. Bakmadı. Pencereye baktı sürekli. Birini mi bekliyorsun? sordu. Neden ki? Hiç sormazdı ki. O pancake yapar işine bakardı. Kadın yanıt vermedi. Su istedi. Bir daha doldurdu bardağını. Pancake yer misin? dedi. Kadın başını salladı. Kapının üzerindeki çan çaldı. İkisi birden kapıya baktı. Adam kadına baktı. Kadın şimdi sıçtık dedi. Adam gülümsedi. O pancake çevirdi ve bildi. Bugün ölecekti.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Kanepe

Kanepe köşede öylece duruyordu. Doğru yere konmamıştı. O bundan emindi ama başka bir yerde bulamamıştı. Ev zaten kutu kadar. Kirası uygun. Başka ne yapacaktı? O annesinin sesini dinlemektense bu hiç bir boku sığdıramadığı tek oda ve salon denilen o odadan da küçük odada yaşamaktı. Kapıda kapanmıyordu tam olarak. Bir kaç kanca, bir kilit ile şimdilik idare ediyordu. Hasan efendi. Ay kapıcılara artık 'efendi' denmiyor kızım. Annesinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın sesini atamıyordu işte. Sürekli bir yerden başını uzatıp ona hala öğreteceği çok şey olduğunu hatırlatıyordu. "Annenim ben. Anneler öğretir." İyi hoş da ne öğretecekti? Bir erkeği en kısa yoldan nasıl çıldırtırsın? Evden kaçmasına nasıl yol açarsın? Komşularla nasıl rekabete girersin? Dekolte giymemiş gibi yapıp, aslında dekolte nasıl giyersin? Komşunun kocasını nasıl ayartırsın? Kapı çaldı. Zıpladı. Sonra güldü kendine. Annesi çok uzaktaydı şimdi. Gelemezdi zaten. Hasan efendisiz Hasan geldi. "Abla şu lavaboyu yapayım mı?" Yana çekildi, Hasan girdi eve. "Çok sürer mi? Derse geç kalmak istemiyorum!" Hasan ona baktı. Tek dişi dökülmüş ağızını kocaman açıp "Şip şak abla...bizim hanım kızıyor ama napalım..ben şipşak." İçi çekildi. Hasan mutfağa girdi. Telefonu da daha bağlamamışlardı. Kimi arayacaktı şimdi? Hasan çıktı mutfaktan. "Kapıyı ört ablam...soğur sonra şuncacık ev." Güm diye kapattı kapıyı Hasan, uzandı, yerdeki çantasından tornavidayı alırken eli değdi. Baktı, ağızını açıp gülümsedi. "Şip şak abla... her ihtiyacında buradayım." Duvara yapıştırdı bedenini, Hasan'ın ayak kokusu yayıldı yüzüne. Hasan doğruldu. Gözlerini ondan ayırmadı. Kapı çaldı. Sinirle açtı Hasan. "Bula bula burada mı ev buldun!" Annesi dekoltesiz dekoltesi, lüle lüle dökülen kızıl saçları ve o çok tanıdık parfümüyle Hasanı kenara itip kızına sarıldı.

12 Aralık 2016 Pazartesi

Sabah

Sabah kalkar mıyız? Belki o yüzden bir türlü yatamayışım, belki ondandır uykunun beni ziyarete gelmemesi. Yastığa değiyor başım ve tüm uykuları çalıyorlar. Çaldılar, uykularımı çaldılar, coşkumu bir sokak köşesinde kaybettim. Şimdi yeniden yaratıyorum. Onları satmıyor kimse, onlar ancak sabırla, inatla yaratılıyor. Başladım yine, biraz zaman biraz istikrar gerekiyor. Hırsızlar alıp götürdüler hepsini, herşeyi. Kapıcı, "abla çok üzüldüm, bir baktım kırıp girmişler ama duymamışız" dedi. Apartmana baktım. Karşı komşumun kapısına adımlarımı saydım. Altı adımda varıyordum kapısına. Her asansör geldiğinde kapıyı aralar, kim geldi diye bakar. Kapısına sırtımı verdim, kendi kapımı dinledim. On yedi basamakla alt kata, sonra on yedi basamakla üst kata gittim. Kapımı dinledim. Asansör çalıştı, birisi en üst kata çıktı. Bir daireden kahkaha sesleri geldi. Sonra vazgeçtim. Polisi çağırmak istedim. Polis "iyi ki görmemişsiniz hırsızları" dedi. "Sağı solu olmaz bunların bıçakla dolaşırlar, delik deşik ederlerdi sizi." Gitti. Arabasına bindi ve gitti. Bir daha polis gelmedi. Çaldıkları uykuları yerine koyamıyorum. Denedim olmuyor. Kahkaham da kaybolmuş, onu da götürdüler? Bilemedim. Nadir eşyalardan olmayınca insan fark etmiyor. Ortalığı temizlerken bir köşe de buldum. Elimde everdim çevirdim ama tam da oturtamadım. Umuda benziyordu sanki. Ama o da yıllar önce gitmemiş miydi? Bilemedim. Sonra bakarım, önce şu ortalığı toplayalım diyerek onu cebime attım.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Bozacıııı

Bu akşam dışarısı çok soğuk. Kesiyor. Eve yürürken kat kat giyinmiş olsam da üşüdüm. Sonra köpekleri gezdirmem gerekiyordu. Kaytarmak istedim. Yapamadım. O eve gelince dünyalar onların olmuş, hayattaki en değerli insan girmiş gibi heyecanlarından utandım. Daha sıkı giyindim çıktım. İyi geldi soğukta yürümek. Temiz, berrak bir hava karı davet eder gibiydi. Şimdi çayımı demledim, birazdan bir kitap ve bir çay ile kıvrılacağım bir köşeye. Ve tam o anda beni çok eskilere götüren bozacının çağrısı geldi. Uzaktan, derinden, yıllardır değişmeyen vurgusu, tonlamasıyla bir dolu anı yığdı etrafıma. Babaannemin evi. Levent'te. Akşam saati. Sıcak, yuva duygusu. Yorganlar, yer yatakları, dışarıda soğuk bir hava. Arka balkonun önü açık, mezarlığa bakıyor. Yüksek yüksek binalar dikmişler çok ileriye. Işıkları sarı sarı geceyi aydınlatıyor. Yan binadaki kadınla pencerelerimizin arası dört adım belkide. Kahve yapıyor. Bulaşıkları bitirdi. Sonra mutfağının ışığı sönüyor. Babaannem'in evinde karanlık mutfakta ocağın mavi ışığı yanıyor. Buram buram çay kokusu evi dolanıyor. Meyve konmuş orta masaya. Televizyonda birşeyleri izliyoruz. Belki bir misafir gelmiş. Birisi meyveleri soyuyor, dilimliyor, tabakta sunuyor. Çay kokusuna portakal kokusu karışıyor. Sohbet, kahkaha var. İçeride bir çocuk uyuyor. Salonda hayat devam ediyor. Babaannemin kokusu çay kokusuna karışıyor. Sokuluyorum. Öpüyor başımı, güvendeyim. Ne kadar çokuz, ne kadar benziyoruz, ne kadar aitim o zamanlar.

4 Aralık 2016 Pazar

Saçlarını

"Saçlarını sarıya boyatmışsın!" Bayılıyorum böyle cümlelere. "Kilo almışsın!" bu da onlardan biri. Senin de farkında olduğun bir konunun bu şekilde ifade edilmesiyle dilimin ucuna gelen cümle, "Yapma ya! Gerçekten mi? Ay nasıl olur!" Tabii ki demiyorum. Ya saçlarımı sarıya boyattığımın sanırım farkındayım. Ayrıca her gün aynaya bakan da ben olduğuma göre kilolarımın da farkındayım. Şimdi bir yanım diyor ki bu tepkiler seninle alakalı değil. Söyleyen kişiyle alakalı. Yani ben de bir zamanlar kilo almış birilerini görünce birşey demezdim ama verirse "ay ne güzel kilo verdin" derdim. Düşünüyorum da bu da diğer ifade kadar boktan bir ifade. Yani sana ne onun kilosundan alıp vermesinden. Bunu derdim çünkü o aralar benim derdim ( :)) de kilolarımdı. Şimdi kiloma takılmadığım muhteşem bir döneme girdim ya? Kimsenin kilosu, alıp veremediği çok da umrumda değil. Saçlarımı sarıya boyattığımda ya da beyaza bıraktığımda da benzer tepkiler sanırım tepkiyi veren kişilerle ilgili. Birisi saçlarını kısacık kestiğinde o kadar imrenirim ki anlatamam. Muhteşemdir o kısacık saçlar. Yüzü gözü ortaya çıkartır. Benim de olsun isterim. Ama bilirim ki kısacık kestirdiğimde bu sefer uzun saçlara hayran olacağım. Doğduğumda ikizler gökyüzünde belirince böyle oluyor sanırım. Sonra birisi bana "ya beyaza bırakmasaydın şu saçlarını, hani gençsin daha" dedi. Aslında çok kişi dedi. Biri o kadar ileri gitmişti ki Hüseyin'i gördüğünde ilk defa, dönüp bana "Bu mu kocan? Ay sen bence hemen kilo ver, o saçlarını boya, kaşlarını da şöyle aldır. Senden çok genç duruyor" Diyecek birşey bulamayıp öylece bakakalmıştım kadına. Bir kaç ay sonra boşandığını duydum. Demek o dönemlerde kendi ilişkisiyle bir derdi varmış. Yani demek istediğim, çoğu zaman size söylenenlerin söyleyenin dünyasından çıkıp geldiğini hatırlamakta yarar vardır. Tabi sizin söyledikleriniz de belki size birşeyler gösteriyordur. Ya da boşverin...kim uğraşacak. Birisi kilo almışsın derse saçını başını yolun!

Gölgeler

Gölgelerde gizlenirler. Aslında korkaktır her biri. Dayak yemiş, aşağılanmış, aç kalmış herşeyin yuvasıdır gölgeler. Işıklı bir dünyadan atılmıştır hepsi. Gözleri kamaşır ışığı görünce. En dip köşelere, aydınlanmayan yerlere sokulurlar. Işığın girmediği yerler vardır. Gölgeden çıkmış gerçek karanlıklardır. Ağır demir kapıları çocuklara kocaman gelir. Anahtarları kayıptır. Anneler onu gizlemiştir. Çocuklar karıştırmasın diye. Mavi Sakal masalıdır gölgelerde anlatılan hikayeler. Mutfaklarda pişen kek kokuları örter onları. Sarı lambalar ulaşamaz oraya. Bir perde çeker müzik gölgelerin üzerine. Bakmadığın her yerde toz birikir. Eve gelen kadınlar bakmaz oraya. Onlar çok önceden bilir gölgelerin yerini. Merak edenler, bakanlar, süpürgesini oraya çevirenlerden bir daha haber alınmaz. Cehennem sanırsın bilmeden gerçek cehennemin dışarıda olmadığını. Kek kokusu bastırır, başını okşayan bir el, sarılan kollar, yumuşak koltuklar, derin uykulara izin veren duvarlar, kalın perdeler örter gölgelerde yatanları. Uykudayken çıkar onlar. Süzülerek girerler yorganların altından, dolanıp bacaklarına tırmanırlar yukarıya. Açık ağızlardan, derin soluklardan, kulaktan girerler. Hep dışarıda ararsın, içeriye sızan, doğdukları yere dönen gölgeleri.

Anlasa

Anlasa yazardı. Ama anlamıyordu. Hiç birşeyi anlamıyordu. Neden orada olduğunu, neden oradan gidemediğini, neden her defa oraya geldiğini, neden bu kadar çok anlattığını anlamıyordu. Zamana bırak demişti. Zaman akıp gidiyordu. Niye peşinden koştuğunu anlamadığı vakit azalıyordu. Vardığında ne bulacağını bilemedi. "Neden bu kadar korkuyorsun?" sorusu çıkmıyordu zihninden. Sokakta yürürken, yastığa kafasını koyduğunda, yazarken...kendini takılmış bir plak gibi tekrar ediyordu. Gizlediği herşeyin yerini bilen, kendinin bile unuttuğu herşeyi gören o delikten baktı. Aradı ama delik sır vermedi. Zamana bırak dedi. Yürüdü zamanın içinden. Çocuk masallarında ki kırıntıları topladı, evin yolunu bulmayı umarak. Kuşlar yedi izleri. Ormana karanlık çöktü. Ağlamadı, korkmadı. Bir ağacın altında oturup bekledi. Gözleri karanlığa alıştı. Üşümesi geçti. Uykusu geldi. Uyandığında sabah olmuştu. Orman ona fısıldadı. İçine, daha derinine çağırdı. Gitmekle gitmemek arasında sıkıştı kaldı. Ayağı bir sarmaşığa dolandı. Sarmaşık var ayağımda gidemem dedi. Zamanı geldi dedi. Sarmaşık ilüzyon. Baktı ayağına, sarmaşık ölmüş, yaprakları kurumuştu. Ayağını çekti. Ormanın içine yürümeye başladı. Hava karardı ama gözleri alışmıştı.

Öncesi

Öncesi yoktu. Sonrası olur muydu bilmiyordu. Sadece o an vardı. Kuşlar uçtu üzerinden. Başını gökyüzüne çevirdi. Kanatları açık süzülmelerini izledi. Sonra göle baktı. Afrika'da bir gün geldi. Bulanık kahverengi bir suyun içinde yüzen yılanlar, suyun üstüne dokunup hare hare dalgalandıran otlar vardı. Girdi suya. Yüzdü. Ortada bir ada vardı. Kimse gitmiyordu. Adamlar vardı, kadınlar vardı. Uzun dolambaçlı bir yoldan ciplerin içinde sallana sallana gelmişlerdi. Bikini giymişti. Sevmezdi bikinileri diye hatırladı. Neden o gün giydiğini bilemedi. Belki o zamanlar daha severdi. Bilemedi. Bir kola şişesi vardı elinde. Ufak. "Biraz ben de içebilir miyim?" diyen adamı hatırladı. Haftalarca hamile olduğunu sandığı uykusuz geceleri. Daha adet görmemiş kızların hamile olamayacağını, tükürüğün hamile bırakmayacağını bilmediği yılları. Çizgili formalar, mavi, sarı. Sıcak. Ciplerde okula gidilen yollar. Kıvırcık siyah saçlarına dokunmak isteyen siyah elleri. Pazarda satılan maymun kafalarını gördü. Doğum günlerinde açtıkça açılan, içinden kutu içinde kutu çıkan hediyeler gibi geçmişini soydu.