27 Mayıs 2012 Pazar

Aldatma

"Gelme!" diye bağırdı. İnce, uzun boyluydu. Saçları düz, ince, beline kadar iniyor, bağırdığında kıpırdamıyordu.
"Git! Gelme!" diye bir daha bağırdı. Sokağın tam ortasında duruyordu. Gelme sözünde önce gel duyuluyor me'si de sanki sonradan ekleniyor gibi söyleniyordu. Sokağın başından kıza doğru başı hafifçe öne eğik genç bir adam yürüyordu...
"Defol! dedim sana Gelme!" diye bağırdı yine kız. Döndü ve adamdan uzaklaşmaya başladı.
Genç adam etrafına göz attı. Onları izleyen bizlere baktı ama bizi görmedi. Kararlı adımlarla kızın arkasından gitti. Elinde hırkası, üzerinde kırışmış bir kırmızı t-shirt ve altında kot pantalon vardı. Hiç birşey demedi. Sadece kıza doğru yürüdü. Durdum. Baktım. Vuracak mı acaba diye baktım. Vurmadı. Suçlu dedim kendime. Suçlu olmasa bu kadar ona bağıranın peşinden gitmez insan dedim. Belki çok aşık dedim sonra ama inanmadım bu dediğime. Kızla birlikte yürümeye başladı. Bacakları kızın bacaklarından uzundu, daha hızlı yürüyordu. Kız hızlandı ve uzaklaşmaya başladı. Aldattı herhalde dedim kendime. Döndüm dolmuş durağına doğru yürürken merak ettim neden aklıma gelen ilk suç aldatmaydı diye... 6 dakika bitti...

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Fal

Beyaz porselen bir tabak. Üzerinde beyaz porselen bir fincan. Ufak ikisi de. Tabağın tam ortasına bir şekerpare konabilir ama iki tane konamaz. Konursa kenarlarından şurubu taşar, masaya, tabağın altına akar. Parmağınıza bulaşır, yalamanız gerekir. Zarif olmaz. Oysa bu tabak çok zarif. Üzerinde mavi çiçekler, mavi bir bitki ve yapraklar var. Kenarında mavi bir hat. Tok bir ses veriyor üzerine koyduğum kahve fincanı. Evet o bir kahve fincanı, Türk kahvesi için. Tabaktaki motifler fincanda da var. Biraz İngiliz soylu ailelerin çay fincanlarına benziyor ama daha sert, daha dayanıklı, Türk kahvesi gibi. İyi bir fal fincanı değil bu. Desenler, kahvenin telvesine karışır, şekiller anlaşılamaz. Ama belki de bu sadece acemi falcılar için geçerlidir. İyi falcılar aslında kahveye bakmazlar. Onlar 'mış' gibi yaparlar, telveyi okuyormuş gibi. Başka bir yere bakar onlar. Kimsenin göremediği bir yere atlıyorlar. Kapılar var o yerlere açılan. Onlar rahatlıkla açıyor o kapıları. Girip dolaşıp geri dönüyorlar bize anlatmak için. Kahvemden son bir yudum alıyorum, ağızıma biraz telve geliyor. Çocukken yalardım fincanın dibini. Şimdi bilmek istiyorum bana anlatacaklarını. Tabağı koyuyorum üzerine, çeviriyorum, sonra kendi etrafında üç defa fincanı çeviriyorum. 'neyse halim çıksın falim' diyorum....ve Faika Halamı özlüyorum...

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bilmiyorum

Bu mevsimin yeşili bambaşka oluyor. Canlı, diri yaşam dolu, umut dolu. Kuşlar ötüyor artık sabahları, belki de hep ötüyorlardı da ben bu mevsimde duymaya başladım. Okul servisleri geçiyor tenis kortunun diğer yanındaki sokaktan. Ne çok çocuk varmış meğer karşı apartmanda. Sezin, Bilfen, Irmak, Eyüboğlu... Eskiden aynı mahallenin çocukları aynı sınıflarda aynı sıralarda otururlardı. Okul bittiğinde sokaklarda buluşur, anneler bağıra çağıra içeriye alana kadar da evlere girmezlerdi. Şimdi formalı servis ablaları var. Servis ablası kötü bir isim. İçimde muallakta bir kimlik taşıyor. Yetkisi olmayan ama abla statüsünden dolayı yetkilenen biri gibi sanki. W.T.Woodson High School'a giderken bizim mahallenin çocukları belli bir sokak köşesinde buluşurduk. Üzerinde School Bus yazan turuncu otobüs bütün çocukları o duraktan belli bir saatte toplardı. Şöfor vardı, servis ablası yoktu. Ben o zamanlar da bu çocukların yaşındaydım. Neden bizim bir servis ablasına ihtiyacımız yoktu? Neden bu çocukların varmış gibi yapıyoruz. Bu 'korumalar' ve yetkiyi ve gücü çocuktan almaların sonucunda biz nasıl yetişkinler yaratıyoruz....zil çaldı...ders bitti..

22 Mayıs 2012 Salı

Helva

"Yaşam olmayı bekleyen bir trafik kazası gibidir."
Rakı içiyorduk. Ahmet'in evine yakın, deniz kenarında ufak bir lokanta seçmiştik. Akşam usulca masamıza sokuluyor, kadehlerimizde dolaşıyor, kül tablasında ezdiğimiz sigaralardan yayılıyordu.
Konuşamadım. Söyleyenecek herşeyi söylemiştik. Ahmet baş parmağı ve orta parmakları arasında tuttuğu kadehinin dibindeki rakıyı dikti.
"Helva yiyelim" dedi.
"Yiyelim" dedim.
"Bu akşam bende kalırsın."
"Olur"
"Saniye hanım'a söyledim. Sana Tamer'in odasını hazırlayacak"
Boğazıma birşeyler dolandı, gözlerim doldu, nefesim sıkıştı. Dalgaları dinlemeye, içimden taşan yaşları bastırmaya çalıştım. Aktılar.
"Siktir et helvayı." dedi. Garsona döndü "Cemal! sen bir büyük daha aç bize"

6 dakika bu kadarmış....
bir gün bunların sonunu getireceğim herhalde :) isteyenler devamını getirebilirler! Telifi yoktur...

20 Mayıs 2012 Pazar

Çerçevede sokak

Hareket edemiyordu. Yatağa uzanmış dışarıdan gelen sesleri dinliyordu. Bir araba geçti. Rengini tahmin etmeye çalıştı. Çocuk parkında bir anne "Ceylan!" diye bağırdı. Ardından bir ağlama sesi geldi. Pencereyi kapatan tüller uçuştu ve odaya sokak havası girdi. Masumiyet Müzesine gitmiş olsaydı, gidebilir olsaydı bu anın çerçeveli bir kutuya, bir camın arkasına hapsedilmiş olduğunu görebilirdi. Tıpkı kendi gibi. Artık sadece anlar vardı, zihninde...hapsedilmiş anlar. Bedeni o anları duymuyordu. Kafasının sol tarafında bir uyuşma hissetti. Takip etti onu. Dalgalanır gibi kafasından omzuna indi sonra tekrar yükseldi. Sokaktan geçen bir kamyona takılıp yok oldu. Nefesi zorlaşıyordu hergün. Yakında borulara bağlayacaklarını konuşuyorlardı. Bunları onun uyuduğunu düşündükleri anlarda, kapı ağızlarında sözde fısıltılarla konuşuyorlardı. "Duymuyor zaten" diyorlardı birbirlerine sesini alçalt uyarıları alınca. Bilemediler duysa da birşeyin değişmeyeceğini artık.

Bisiklete bindi, uzun zamandır kullanamadığı ayakları özgürce pedalları çevirdi, pencereden gelen rüzgar saçlarını dolandırdı, yokuştan aşağıya kendini bıraktı, zihnindeki tüm kıvrımların içinden uçarcasına aktı ve odadan, pencereden, tüm çerçeveleri kırarak uzaklaştı...

18 Mayıs 2012 Cuma

Uzaktan bakmak

Uzaktan bakmak bir şehre...güzel. Istanbul denizin öbür tarafında, hem de taaa orada. Büyükada'da odamda oturup ona bakıyorum. Kalabalıktır şimdi. Gürültüsünü duyar gibiyim ama adadaki kuşların sesi, serin bir Mayıs sabahının kokusu dağıtıyor o sesleri. Bir motor geçiyor penceremin önünden, tam şuradaki palmiyenin arkasından ve sonra pencere karemin köşesinden yok oluyor. Vapur geçer birazdan, 'baba vapuru' derlermiş.Babalar sabah işe giderken vapurla gittiği, akşam da işten onlarla geldiği için. İlk akşam bir köpek vardı yanımıza gelen. Kısa bacaklı, şirin suratlı ufak birşey. Durdu. Geldi öylece yanımızda durdu. Hepimizi bekledi. Biz hazırlanıp yemeğe doğru ilerlerken önümüzden kuyruğu dimdik yürüdü. Eve götürmek istedim onu sonra da düşündüm ki burası güzel. Burada köpekler özgür. Ada'da köpeklere bir tek adada yaşamayanlar kötü davranıyor galiba. "Kışın buralar nasıl?" diye sordum kapıda duran bekçiye. "Zor" dedi. Doğalgaz bile yeni gelmiş. "Ada soğuk olur kışları" dedi. Köpeğe baktım, üşüdüm. "Bunlar ne yapıyor?" diye sordum. Gülümsedi. "Yaşayan yaşıyor." sessiz durduk öylece. "Yazın çocuklara eğlence diye alıp getiriyorlar. Giderken de adaya bırakıyorlar" dedi. 6 dk bitti!!

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Kalanlar

Masamda bitmek üzere bir Cappuchino, dibinde kalanlar, henüz içmeye başladığım bir su. Havada ilkbahardan, belki hatta kıştan kalanlar, hafif serin bir esinti. Bende Amerika'lılardan kalanlar. İçimde onlara bir kelime arıyorum. Hüzün? bilmiyorum... Boşluk? değil. Belki de tam ben olduğum bir 4 gün. Ben, biraz Türk, biraz Amerikalı, biraz da...bende kalanlar

Kalanlar hep garip kalır. Amerika'ya gittiğimde annemdir, babamdır, ablamdır kalanlar. "Şimdi ben kiminle konuşacağım?" der Vildan. Kalan olmak bir şaşkınlık yaratır. Giden olmakta hareket vardır, yenilik vardır. Ben ayrılırken Amerika'dan İstanbul'da kalanlara dönerim. Uzun zamandır kalan olmamıştım...bugün hatırladım.