23 Mart 2020 Pazartesi

Hissedebilmek

Hissedebilmekti yapmamız gereken tek şey. Ama olmuyordu işte. Kimse gözlerini kapatınca hissetmesi gereken o huşu duygusunu yakalayamıyordu. Öğretmenimiz, guru da değil. Bana Guru demeyin daha çok yolum var o mertebeye gelmek için diyen kadın bize kendisine öğretmen deme hakkı vermişti. Kendimi ilkokulda gibi hissediyordum. Parmak kaldırıyor, öğretmenim diyorduk. Hocam da dememizi istemiyordu. Her hangi bir dini olmadığını, kendine göre inançları olduğunu falan söylüyordu. Sarışındı. Uzun boylu. İlkokul bale öğretmenime benziyordu. Onun adı Süreyya’ydı. Ona aşıktım sanırım. Ben de Süreyya olmak, kuğu gibi süzülmek ve uzun sarı saçlarımı onun gibi savurmak istiyordum. Sonra Ankara’da annemin bir iş arkadaşı vardı. Kısa boylu bir kadındı. Net bir görüntü var gözümün önünde. Arkası bana dönük. Üzerinde bir döpiyes gibi bir şey, griydi sanırım. Topuklu ayakkabıları. Kapıya yüzünü dönmüş annemle konuşuyordu. Gitmek üzereydi. O yüzden kapının yanındaydık. Saçlarını, sarı saçlarını rapunzel gibi uzatmıştı. Örmüştü. Kalın kocaman parçalardan örülmüş, çok düzgün örülmüş o saçlara dokunmak istedim. Çok istedim. Çektim saçını. Annem ne yaptı hatırlamıyorum ama muhtemelen azarlamıştır beni. Ayıp falan demiştir. Kadın güldü onu hatırlıyorum. Çocuk olmak. O evde sarmaşıkları koparıp yerdik, kedimiz vardı. Yıkamıştık. O evde benim odamın penceresi okulun duvarına bakardı. Bir de apartmanın arkasındaki araba garajına inen yol geçerdi aramızdan. Çok hastalanırdım çocukken. Yatakta yatar zilin çalmasını beklerdim. Herkesin derste benimse yatakta olmam nasıl da mutlu ederdi beni. O evi çok net hatırlıyorum. Hatta şu anda bizim salonda duran piyanonun durduğu yeri bile hatırlıyorum. Kalkıp piyanoya dokunmak istedim bir an için. Geri getirmek anıları. Sanki dokunsam duyarmışım gibi sesleri. Belki de duyarım. Kimbilir. Asıl o anılara gitme ihtiyacım ne onu çözemedim. Ama zil çaldı, 6 dakika bitti.

22 Mart 2020 Pazar

Kime

"Kime geldiniz, evladım?"
Yaşlıydı. Elleri ağrıyordu. Yağmur geliyordu. Yağmurda daha çok ağrırdı. Dizleri, onları düşünmek bile istemiyordu. Zar zor çalan kapıya yürümüş, açmıştı. Kimse gelmezdi. O yüzden alışık değildi koltuktan kapıya yaptığı bu ufak geziye. Şaşırmamıştı kapısı çalınca yine de. Belli bir yaşa gelince insan şaşırmıyordu pek. Gri perdelerin yavaş yavaş indiği gözlerini kısıp karşısında duran genç kıza baktı. Gözleri saçlarının rengini, gözlerinin büyüklüğünü seçiyordu ama gerisi pek bulanıktı.
"Size teyzeciğim," dedi kız ve bir adım daha yaklaştı. "Girebilir miyim?"
Yaşlı kadın kımıldamadı. Bir eli kapıda diğeri duvarda kapının önünde durdu. Gökyüzüne baktı. Yağmur yağdı yağacak, dizlerindeki ağrı geldi gelecek.
"Burada benden başkası yok yavrum," dedi "Ben de seni tanımıyorum. Yanlış eve geldin her halde çocuğum"
Kız gülümsedi. "Doğru ev burası teyze, gireyim hele bak anlatacağım." Bir adım daha yaklaştı kız. Çiçek kokuyordu. Yaşlı kadının gözleri zayıflamıştı, dizleri çatırdıyordu, kulağı da eskisi gibi duymuyordu ama burnu hiç bir yetisini kaybetmemişti. O çiçek kokusu ağırdı, ucuz parfümlerin tınısını aldı. O kadar yakın durması da pek hoşuna gitmemişti. Sokağa bir göz attı. Boştu. Dönüp genç kıza baktı.
"Sen gitsen iyi olacak çocuğum, ben yaşlı bir kadınım. Vaktim yok bir şeyler dinlemeye," derken kapıyı örtmeye çalışsada kızın ayağı girdi araya.
"Ah teyzeciğim, bu kadar zorlaştırmasanız şu işi..." dedi. Eliyle havada bir şeyler yaptı, sallar gibi. Dört kişi belirdi arkasında, 3 kız bir erkek. Kız önde onlar arkada yaşlı kadının evine girdiler. Kapı sessiz sokağın üzerine kapandı. Salgın vardı o yıl. Kimse sokağa çıkmıyordu. Herkes kendi evinde uzun zamandır yapmayı ihmal ettiği işleri yapıyordu. Salgının 20. günüydü artık normal bu olmuştu. O yüzden kimse duymadı yaşlı kadının çağrılarını, kimse görmedi evden bir saat sonra hızla çıkan gençleri. Yemek pişirmekte olan komşusu sonradan bir kahkaha sesi duyduğunu hatırlayacaktı. Çocuklar oyun oynuyordur odada diye düşündüğünü, o gün ne kadar çok yağmur yağdığını ve bunlar gibi bir çok şeyi hatırlayacaktı. Yaşlı kadının yavaş yavaş öldüğünü, ziyaret edeni olsaydı birisi hastaneye yetiştirseydi diyen polislere duyduğunu sandığı o kahkahayı anlatmayacaktı. Yıllar sonra yağmurlu bir günde aklına gelecekti. Çocukları kendi hayatlarını kurmuş, kocası dünyadan gitmiş olacaktı. Dizlerinde bir ağrı yağmurun gelişinin habercisi olacak, kadının hiç çalınmayan kapısı çalınacak, gök gürleyecek ve kadın yıllar önceki o günü hatırlayacaktı.

11 Haziran 2019 Salı

Gece

Geceler Katran karası geceler. Nilüfer söylüyor bir yerde, anılarımın derinliklerinde. Yoldan geçen arabaların farları tavanda şerit şerit geçerken oda kısa bir an için aydınlanıyor. Kış. Ankara. Bazen düşünüyorum o kadın kimdi? Parçalarını bırakıyor insan anılarında. Anılar güzel şeyler. İyi bir çikolata gibi tat bırakıyor geriye. Fazlası da fazla. Tadı kaçıyor fazla dalınca. Dalmıştım bir keresinde. Bodrum’da. Bir deniz kestanesiydi avcumun içinde. Balıklar gelip yediler. Su maviydi. Sarı bir hortum var aklımda. Tom and Jerry izlerdim Amerika’da. Bahçe hortumu olurdu. Yeşildi o. Amerika’da yaşayan o kızdan ayrılalı neredeyse otuz yıl oldu. Hiç bir şey aynı kalmıyor. Her şey her an değişiyor. Anılar nereye gidiyor? Yaşanmışlıklara ne oluyor? Zaman geçerken parçalanıp ayrışıyormuyuz. Quantum mı bu? Kaku izliyorum. Michiko Kaku galiba adı. Fizikçi. Evreni 15 dakikada anlatıyor YouTube’da. Televizyonun olmadığı yıllar var hayatımda. Ben o kadar yıl yaşamışım. Sonra siyah beyaz olanlar. Anneannemin evi. Bir ispanyol bebek vardı büfede. Dedemin madalyalarının yanında.

16 Ocak 2018 Salı

Anlatmaya


Anlatmaya başladığında anladım ki bunun artık dönüşü olmayacaktı. Dışarıdan bir simitçi bağıra bağıra geçti. Nerede o eski simitçiler sokak satıcıları. Bir eskici derdi adam sesi uzar gider nağmeye dönüşürdü. Bir de Bebek Camiinde bir müezzin vardı... öyle bir okurdu ki insanın içine işlerdi. Bebek değişti, binalar değişti, insanları değişti. Şimdi bir o Bebek Badem ezmecisi bir de Mini dondurma duruyor hatırladıklarımın arasında. Sıkışmış, direniyorlar. Çekirdek alır yalıboyunda yürüyüşe çıkardık. Hatta bazen anneannemin evinde herkes toplanmışsa, çay demlenir, bergamot kokuları eve yayılır, çay saatinin geldiği haberini verirdi. Sabahtan beri aynı eve tıkılmış, aslında hiç bir şey yapmadan, sadece beraber olmanın keyfini süren o kalabalığın içinden birisi ben bir yürüyüşe çıkıyorum der, kendini sokağa atardı. Yalı boyunda yürünürdü. Ara sokaktaki tükürük köftesi satan adamın arabasından bol soğanlı köfteler yenirdi. Anneannemin köftesine ihanet olurdu. Onun köfteleri usul usul pişer, kokusu yayılır karnı acıktırırdı. Bir de kahvaltıda bir kaba yayılarak konmuş tereyağı, mutlaka kızarmış ekmeği, ince güzel dilimlerle kesilmiş ve uzun cam bir kapta suda beyaz peynir olurdu. O mutfağın o evin kokusu vardı. Hala burnumun etrafında dolanır tam kendini koklatmaz bana. Kokularla gelir anılar. Bir anda yanından geçen bir kokuda yakalarsın yılları. Bir yirmi yıl yirmi saniyede gelir, içinden geçer ve seni sersemletir. Acı, hüzün, coşku, neşe herşeyi yaşarsın o yirmi saniyede sonra çok sevdiğin birini kaybetmiş gibi boşlukta etrafa bakınırken bulursun kendini, bazen Sultanahmet meydanında, bazen Eminönü vapur iskelesinde. Vapura biner suların üzerinde süzülürken geçmişi de geride bırakır, Kadıköy'den akşama alacaklarını kafanda listelemeye başlarsın. 

12 Ocak 2018 Cuma

Kutuyu

Kutuyu diğerlerinin arkasına yerleştirdi. En dibe, en arkaya, kimsenin göremeyeceği o en karanlık köşeye. Önüne dizdi kurdeleleri, kırmızı, sarı, pembe bir de mavi. Hediyesiz evlerde işe yaramayan kurdeleler dikkat çekmezler. Bir kutu durdu o dolabın en dibinde, en derininde. İçi boş. Açsan göremezsin hiç bir şey ama o bilirdi. Bir gün sesi kesildi. Zihni dağıldı. Ne söyleyebildi, ne anladı. Kutular sahipsiz kaldı. Sırları anlamını yitirdi. Yavaş yavaş kesildi etler mutfakta. Bir başkası ona yedirdi. Dolapları açanlar kurdele istemedi. Kapandı tekrar kutuların odaları. Karanlıkta yalnız kaldı yıllardır sakladıkları. Bir gün öldü. Bitti. Bir defterin sayfası usulca kapandı. Bir daha o hikaye pek anlatılmadı. Yıllar geçti, dilden dile dolandı sonra bir gün buhar oldu. Yok olurken kimse duymadı. Onun sesi hiç dünyaya dokunmadı, kutuları açtıklarında buldular, kararmış çığlıklarını. Ufacık, cılız. Kırmızı bir kutunun içinden bir parça döküldü, yere düştü yuvarlandı. Koltuk altına kaçtı. Adamlar geldi. Ellerinde büyük kutular. Tek tek koydular içine buldukları her kutuyu. Birileri umutla açtı her birini, ne gördü ne duydu. Sadece boş bir kutu. Hikayelerin anlatıcıları olmayınca hepsi buraları terk etti. Hiç kimse de pek önemsemedi.

bardakta

Bardakta bir damla süt. Sütün içinde bir siyah nokta. Noktaya bakınca bir kuyu. Siyah karanlık. Etrafta sessizlik. Parmağını değdirdiğinde sütün üzerinde dalgalar. Bir batan bir çıkan siyah nokta. Bir cümlenin sonu gibi. Son söz gibi. Beyazın üzerinde siyah. Gizli bir cenaze töreni. Cepte bir şişe viski, ufak, saklanabilir. Bir ağacın altında boğazı yakan, karın ortasında bedeni ısıtan viski. Halbuki hiç sevmem viskiyi. Kokusu keskin, yakıcı, anıları karanlık, tekinsiz. Düşük pantolon belleri, bulanık kafalar, akşam uykuya çağıran yataklar, tüm sırları taşıyan yastıklar. Uyumak mı saklanmak mı, viski gibi yakıp geçen mi? Bulanık düşünceler arasından sızan geçmiş. Parça parça dağılan, bir uykuda toplanan, uyanınca unutulan. Güneş çıkınca kızaran ekmekler, kızgın tavada etler, ev reçeli, çilekli. Çay tavşan kanı demli. Yakıyor boğazımı, ısıtmıyor içimi. Üşüyorum. Dışarıda güneş karın üzerine vuruyor. Cama ışık taşıyor. Evin içi almıyor. Perdesiz evler komşusuz mahalleler, duyulmayan sesler, çekmecelere gizlenmiş kelimeler. Ne gündüz ne gece, hep akşamüstü yaşamlar. Çay saatiyle örtülen ayıplar, bir gülümsemede gizlenen acılar.

9 Ocak 2018 Salı

Eski

Eski bir sokakta unutulmuş bir evde yaşardı. Gözleri artık görmüyor, dünyada tanıdığı kalmamıştı. Tabii bakkalın çırağı Hasan'ı saymazsan. Genç çocuk ona her gün uğruyor "Hayriye teyze, bir ihtiyacın var mı?" diye soruyordu. Her sabah saat tam sekiz olduğunda uğrardı. Mutlaka birisine ekmek götürürken ya da bakkal dükkanına dönerken ihmal etmez kapıyı çalar, yaşlı kadının her seferinde "yok evladım" demesinden sıkılmaz, "tamam sen beni ararsın bir şey olursa" der, sonra hızla köşeyi dönüp kaybolurdu. Belki de Hayriye hanımın bütün gün duyduğu tek insan sesi Hasan'ınkiydi. Her sabah düzenli olarak 6:30'da kalkar, yüzünü yıkar, dişlerini takar, giyinir, mutfakta çayı demlemeye giderdi. Artık gözleri de o kadar iyi görmüyordu. Görseydi Hasan'ın fark ettiği, kazağında yer etmiş lekeleri o da fark eder, hemen leke çıkartan bir şey isterdi Hasan'dan. Mutfak tezgahında kalan kırıntıları da seçmiyordu gözleri artık. Oysa ki eskiden mutfağına çok özen gösterirdi. O sabah Hayriye hanım yine 6:30'da kalktı. Yüzünü yıkadı, dişlerini taktı, giyindi ve mutfağa girdiğinde Hasan'a bir kek yapmaya karar verdi. Çocuk iyi bir çocuktu. Ona bir keresinde bahşiş vermeye kalkmış, sonra da oğlanın yüzündeki utancı, şaşkınlığı fark edip, sesindeki paniği duyunca bir daha asla böyle bir şey yapmamaya yemin etmişti. İnsanlar artık eskisi gibi değildi ki. Çoğu karşılıksız bir söz bile söylemezken, Hasan başka bir dünyadan gelmiş gibi gelirdi Hayriye Hanıma. En iyisi ona bugün kek yapmak olacaktı. O gün Hayriye hanım, un'daki böcekleri görmedi, şeker yerine tuz kattığını fark etmedi, kırdığı yumurtaların kabuklarını da kekin içine kattığını anlamadı. Limonu rendelerken, suyunu akıttığını, kekin iyice karışmadığını da anlamadı. Bunların hepsini görebilseydi belki de fırını açtığında, gaz ayarını göz kararı yapınca, ateşlenmediğini de fark ederdi... Hasan saat 8'de kapıyı çaldığında da açardı kapıyı.

7 Ocak 2018 Pazar

Arasın

"Arasın. Önce o arasın."
Oturuyoruz. Annem, ablam ve ben. Babam koltukta uyukluyor. Annem yarın akşam gelecek misafirleri için kuracağı sofranın planlarını yapıyor. Ablam annemin gösterdiği şekilde peçeteleri katlıyor. Ben. Ben yokum sanki. Kimse bana iş vermiyor. İkisi konuşurken, kendi aralarında konuşuyorlar. Öylece oturuyorum.
"Arasın. Önce o arasın," diyor annem. Bu sefer kendini haklı çıkartmak ister gibi başını sallıyor, onaylıyor. Sinirli bu akşam. Genelde sinirli sanırım. Ablam ağladı ağlayacak. Araması gereken ablamın sözlüsü. Ne kadar saçma bir kavram şu sözlü kavramı. Birbirine bağlılık sözü etmiş iki insan. Neden? Garantilemek kadınların hayali. Ablamın sözlüsüyse sanırım alacağını aldı, söz uçtu gitti. İki gün oldu aramıyor. İki gün önce ablamda birşeyler değişti. Kimse anlamadı, görmedi. Bu evde kimse hiç bir şey görmüyor anlamıyor. Susmanın faydalarını bilirim. Çok konuşkan değilimdir. Bu evde konuşmanın çok bir faydasını gördüğümü de söyleyemem. Babam horluyor. Annem öfkeli bir bakış atıyor. Ablam daha çok ağlıyor. Katladığı peçetelere bakıyor annem. Elindeki kalemi bırakıp, peçeteleri ondan alıyor. Bana uzatıyor. "İşe yara, öyle oturup durma" diyor. "Sıra sana geldi artık." Ablama dönüyor. "Kalk, yüzünü yıka. Bize de bir çay koy." Saat geceyarısını geçiyor. Babam koltukta uyukluyor. Ablam çay koyuyor. Ben peçete katlıyorum. Annem artık sadece bana bakıyor.