6 dakikalık yazılar...saçmalama hakkı, özgür yazma, serbest yazılar...hepsi sadece günde 6 dakika
11 Haziran 2019 Salı
Gece
Geceler Katran karası geceler. Nilüfer söylüyor bir yerde, anılarımın derinliklerinde. Yoldan geçen arabaların farları tavanda şerit şerit geçerken oda kısa bir an için aydınlanıyor. Kış. Ankara. Bazen düşünüyorum o kadın kimdi? Parçalarını bırakıyor insan anılarında. Anılar güzel şeyler. İyi bir çikolata gibi tat bırakıyor geriye. Fazlası da fazla. Tadı kaçıyor fazla dalınca. Dalmıştım bir keresinde. Bodrum’da. Bir deniz kestanesiydi avcumun içinde. Balıklar gelip yediler. Su maviydi. Sarı bir hortum var aklımda. Tom and Jerry izlerdim Amerika’da. Bahçe hortumu olurdu. Yeşildi o. Amerika’da yaşayan o kızdan ayrılalı neredeyse otuz yıl oldu. Hiç bir şey aynı kalmıyor. Her şey her an değişiyor. Anılar nereye gidiyor? Yaşanmışlıklara ne oluyor? Zaman geçerken parçalanıp ayrışıyormuyuz. Quantum mı bu? Kaku izliyorum. Michiko Kaku galiba adı. Fizikçi. Evreni 15 dakikada anlatıyor YouTube’da. Televizyonun olmadığı yıllar var hayatımda. Ben o kadar yıl yaşamışım. Sonra siyah beyaz olanlar. Anneannemin evi. Bir ispanyol bebek vardı büfede. Dedemin madalyalarının yanında.
16 Ocak 2018 Salı
Anlatmaya

Anlatmaya başladığında anladım ki bunun artık dönüşü olmayacaktı. Dışarıdan bir simitçi bağıra bağıra geçti. Nerede o eski simitçiler sokak satıcıları. Bir eskici derdi adam sesi uzar gider nağmeye dönüşürdü. Bir de Bebek Camiinde bir müezzin vardı... öyle bir okurdu ki insanın içine işlerdi. Bebek değişti, binalar değişti, insanları değişti. Şimdi bir o Bebek Badem ezmecisi bir de Mini dondurma duruyor hatırladıklarımın arasında. Sıkışmış, direniyorlar. Çekirdek alır yalıboyunda yürüyüşe çıkardık. Hatta bazen anneannemin evinde herkes toplanmışsa, çay demlenir, bergamot kokuları eve yayılır, çay saatinin geldiği haberini verirdi. Sabahtan beri aynı eve tıkılmış, aslında hiç bir şey yapmadan, sadece beraber olmanın keyfini süren o kalabalığın içinden birisi ben bir yürüyüşe çıkıyorum der, kendini sokağa atardı. Yalı boyunda yürünürdü. Ara sokaktaki tükürük köftesi satan adamın arabasından bol soğanlı köfteler yenirdi. Anneannemin köftesine ihanet olurdu. Onun köfteleri usul usul pişer, kokusu yayılır karnı acıktırırdı. Bir de kahvaltıda bir kaba yayılarak konmuş tereyağı, mutlaka kızarmış ekmeği, ince güzel dilimlerle kesilmiş ve uzun cam bir kapta suda beyaz peynir olurdu. O mutfağın o evin kokusu vardı. Hala burnumun etrafında dolanır tam kendini koklatmaz bana. Kokularla gelir anılar. Bir anda yanından geçen bir kokuda yakalarsın yılları. Bir yirmi yıl yirmi saniyede gelir, içinden geçer ve seni sersemletir. Acı, hüzün, coşku, neşe herşeyi yaşarsın o yirmi saniyede sonra çok sevdiğin birini kaybetmiş gibi boşlukta etrafa bakınırken bulursun kendini, bazen Sultanahmet meydanında, bazen Eminönü vapur iskelesinde. Vapura biner suların üzerinde süzülürken geçmişi de geride bırakır, Kadıköy'den akşama alacaklarını kafanda listelemeye başlarsın.
12 Ocak 2018 Cuma
Kutuyu
Kutuyu diğerlerinin arkasına yerleştirdi. En dibe, en arkaya, kimsenin göremeyeceği o en karanlık köşeye. Önüne dizdi kurdeleleri, kırmızı, sarı, pembe bir de mavi. Hediyesiz evlerde işe yaramayan kurdeleler dikkat çekmezler. Bir kutu durdu o dolabın en dibinde, en derininde. İçi boş. Açsan göremezsin hiç bir şey ama o bilirdi. Bir gün sesi kesildi. Zihni dağıldı. Ne söyleyebildi, ne anladı. Kutular sahipsiz kaldı. Sırları anlamını yitirdi. Yavaş yavaş kesildi etler mutfakta. Bir başkası ona yedirdi. Dolapları açanlar kurdele istemedi. Kapandı tekrar kutuların odaları. Karanlıkta yalnız kaldı yıllardır sakladıkları. Bir gün öldü. Bitti. Bir defterin sayfası usulca kapandı. Bir daha o hikaye pek anlatılmadı. Yıllar geçti, dilden dile dolandı sonra bir gün buhar oldu. Yok olurken kimse duymadı. Onun sesi hiç dünyaya dokunmadı, kutuları açtıklarında buldular, kararmış çığlıklarını. Ufacık, cılız. Kırmızı bir kutunun içinden bir parça döküldü, yere düştü yuvarlandı. Koltuk altına kaçtı. Adamlar geldi. Ellerinde büyük kutular. Tek tek koydular içine buldukları her kutuyu. Birileri umutla açtı her birini, ne gördü ne duydu. Sadece boş bir kutu. Hikayelerin anlatıcıları olmayınca hepsi buraları terk etti. Hiç kimse de pek önemsemedi.
bardakta
9 Ocak 2018 Salı
Eski
7 Ocak 2018 Pazar
Arasın
"Arasın. Önce o arasın."
Oturuyoruz. Annem, ablam ve ben. Babam koltukta uyukluyor. Annem yarın akşam gelecek misafirleri için kuracağı sofranın planlarını yapıyor. Ablam annemin gösterdiği şekilde peçeteleri katlıyor. Ben. Ben yokum sanki. Kimse bana iş vermiyor. İkisi konuşurken, kendi aralarında konuşuyorlar. Öylece oturuyorum.
"Arasın. Önce o arasın," diyor annem. Bu sefer kendini haklı çıkartmak ister gibi başını sallıyor, onaylıyor. Sinirli bu akşam. Genelde sinirli sanırım. Ablam ağladı ağlayacak. Araması gereken ablamın sözlüsü. Ne kadar saçma bir kavram şu sözlü kavramı. Birbirine bağlılık sözü etmiş iki insan. Neden? Garantilemek kadınların hayali. Ablamın sözlüsüyse sanırım alacağını aldı, söz uçtu gitti. İki gün oldu aramıyor. İki gün önce ablamda birşeyler değişti. Kimse anlamadı, görmedi. Bu evde kimse hiç bir şey görmüyor anlamıyor. Susmanın faydalarını bilirim. Çok konuşkan değilimdir. Bu evde konuşmanın çok bir faydasını gördüğümü de söyleyemem. Babam horluyor. Annem öfkeli bir bakış atıyor. Ablam daha çok ağlıyor. Katladığı peçetelere bakıyor annem. Elindeki kalemi bırakıp, peçeteleri ondan alıyor. Bana uzatıyor. "İşe yara, öyle oturup durma" diyor. "Sıra sana geldi artık." Ablama dönüyor. "Kalk, yüzünü yıka. Bize de bir çay koy." Saat geceyarısını geçiyor. Babam koltukta uyukluyor. Ablam çay koyuyor. Ben peçete katlıyorum. Annem artık sadece bana bakıyor.
Oturuyoruz. Annem, ablam ve ben. Babam koltukta uyukluyor. Annem yarın akşam gelecek misafirleri için kuracağı sofranın planlarını yapıyor. Ablam annemin gösterdiği şekilde peçeteleri katlıyor. Ben. Ben yokum sanki. Kimse bana iş vermiyor. İkisi konuşurken, kendi aralarında konuşuyorlar. Öylece oturuyorum.
"Arasın. Önce o arasın," diyor annem. Bu sefer kendini haklı çıkartmak ister gibi başını sallıyor, onaylıyor. Sinirli bu akşam. Genelde sinirli sanırım. Ablam ağladı ağlayacak. Araması gereken ablamın sözlüsü. Ne kadar saçma bir kavram şu sözlü kavramı. Birbirine bağlılık sözü etmiş iki insan. Neden? Garantilemek kadınların hayali. Ablamın sözlüsüyse sanırım alacağını aldı, söz uçtu gitti. İki gün oldu aramıyor. İki gün önce ablamda birşeyler değişti. Kimse anlamadı, görmedi. Bu evde kimse hiç bir şey görmüyor anlamıyor. Susmanın faydalarını bilirim. Çok konuşkan değilimdir. Bu evde konuşmanın çok bir faydasını gördüğümü de söyleyemem. Babam horluyor. Annem öfkeli bir bakış atıyor. Ablam daha çok ağlıyor. Katladığı peçetelere bakıyor annem. Elindeki kalemi bırakıp, peçeteleri ondan alıyor. Bana uzatıyor. "İşe yara, öyle oturup durma" diyor. "Sıra sana geldi artık." Ablama dönüyor. "Kalk, yüzünü yıka. Bize de bir çay koy." Saat geceyarısını geçiyor. Babam koltukta uyukluyor. Ablam çay koyuyor. Ben peçete katlıyorum. Annem artık sadece bana bakıyor.
18 Temmuz 2017 Salı
Ah!
Ah! Bir bilseniz. Ama nereden bileceksiniz
ki, tanışmadık daha. Gerçi insanlar artık bu devirde ne kadar tanışıyorlar onu
da bilmiyorum. Hay Allah, menekşeler susuz kalmış. Pardon, sulayıp geliyorum.
İsterseniz siz de gelin böyle. Biraz yürümek iyidir. Ben eskiden çok yürürdüm.
Koşardım bir de. Bir kaç kez maratona bile katılmıştım. Biliyorum, ayaklarıma,
bileklerime bakıyorsunuz. Bunu söylediğimde zaten hep sizin bu bakışınızla
karşılaşıyorum. Yaşlılık işte. Yer çekimine teslim olan şeyler sadece bu memeler
olmuyor. Güzel sizinkiler. Yapma mı? Kusuruma bakmayın, bu aralar bu silikon
meme modası yaygınmış. Sizin kiler de öyle dik durunca. Sütyenden demek. Kahve
yapayım mı? Dün torunlar kurabiye yapmışlar, getirdiler, yanına da onlardan
koyarım. Pencerenin önü güzel oluyor. Oturur orada içeriz. Yağmur da pek güzel
yağıyor. Sevmez misiniz? Neden? Herkes yazı sever. Yaz tembellik mevsimidir.
Eskiden ne yatardım şu güneşin altında ama sonradan görüyorsunuz, korunmayınca
bu deri böyle kösele gibi oluyor. Gerçi artık dokunan da kalmadı. Evet, eşim,
Arif’in babası gideli çok oldu. Kırk beş yıl evliydik biz. Olur, olur evladım.
Arif iyi çocuktur. Sen de aklı başı yerinde bir kıza benziyorsun, neden olmasın
ki? Süt? Ben koyarım çocuğum, elimiz ayağımız tutuyor hala. Kurabiyelere sen
uzan ama. Şurada, o en üst rafta..hah onlar! Boy gidiyor benim yaşıma gelince
ama maşallah sende hepimize yetecek kadar var. Arif sever uzun boylu kadınları.
17 Mayıs 2017 Çarşamba
Kalabalık
Kalabalık. Hızlı. Karmaşık. Sıkış tıkış. Talepkar şehir. Para kazan, yollarımı düzenle, dükkanlarımı gez, satın al, fakirlerime destek ol, sokak köşesindeki o kadına para ver. Otobüse bin. Araba kullan. Havayı temizle. Koş, koş yetiş diyor şehir. Tiyatrolarıma git, kültürlü ol, kitaplarımı oku, sokaklarımda dolaş. Doldur, doldur için benimle diyor. Temizle taşlarımı, gez mahallelerimi. Gel, gel bana gel diyor şehir. Aç. Çok aç bu şehir. Daha çok daha çok istiyor. Ağaçlarını yutuyor tek bir lokmada. Öyle kökünden yok ediyor ki bir daha hiç ağaç büyümüyor. Bazen ufak bir çiçek deliyor betonlarını, süzülüyor çatlakların arasından. Güneşle buluşuyor. Umut olmaya hazırlanıyor. İşe koşturan bir ayağın altında ezilip yok oluyor. Aç, doyumsuz bu şehir.23 Mart 2015'de Yazı Çemberinde yazılmış
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
