Gidemem. Senden gidemem, buradan gidemem ben artık gidemiyorum. Gitmek, gitmek diye kıçımı yırttım. Ne oldu? Tam "gitmiyoruz herhalde" dediğimde ve köklerimi toprağa iyice yerleştirdiğimde "gidelim" de nereden çıktı. Hayat sen benimle dalga mı geçiyorsun? Valizleri nereye koyduğumu unuttum. Kutulara konacak çok eşya var. Yorgunum. Gitmem. Gitsem de köklerimi burada bıraksam olmaz mı? Ay yoruldum. Anneannem eşyalarını kutulara koyar, sonra kimse görmüyorken onları tek tek dağıtırdı. Bu dünyadan gittiğinde çok az eşyası kalmıştı. Bir rivayete göre ninem eskicilere altınlarını dağıtmış gitmeden. Bir baktım geçen gün dolabı boşaltıyorum. Elbiseleri poşet poşet verdim. Elimde kalan 42 madde kıyafet. 37 demişti dergide kadın ama ben 37 yapamadım. Pijama olur diye koydum o atamadıklarımı. Şimdi ben de anneannem gibi hazırlık mı yapıyorum acaba? Ay içim daralıyor. Düzen istiyorum, sistem istiyorum diyen bu kız nereden çıktı? O sürekli gitmekten bahseden kız ne zaman sahneden indi. O şimdi hoplar zıplar mutlu olurdu gideceğiz diye. Bu sümsük oturuyor, surat asıyor. Bir de yaşlı kadın var içimde. Onun bir pazen geceliği eksik. Gidemem ya...
6 dakikalık yazılar...saçmalama hakkı, özgür yazma, serbest yazılar...hepsi sadece günde 6 dakika
15 Ekim 2016 Cumartesi
Gidemem
Gidemem. Senden gidemem, buradan gidemem ben artık gidemiyorum. Gitmek, gitmek diye kıçımı yırttım. Ne oldu? Tam "gitmiyoruz herhalde" dediğimde ve köklerimi toprağa iyice yerleştirdiğimde "gidelim" de nereden çıktı. Hayat sen benimle dalga mı geçiyorsun? Valizleri nereye koyduğumu unuttum. Kutulara konacak çok eşya var. Yorgunum. Gitmem. Gitsem de köklerimi burada bıraksam olmaz mı? Ay yoruldum. Anneannem eşyalarını kutulara koyar, sonra kimse görmüyorken onları tek tek dağıtırdı. Bu dünyadan gittiğinde çok az eşyası kalmıştı. Bir rivayete göre ninem eskicilere altınlarını dağıtmış gitmeden. Bir baktım geçen gün dolabı boşaltıyorum. Elbiseleri poşet poşet verdim. Elimde kalan 42 madde kıyafet. 37 demişti dergide kadın ama ben 37 yapamadım. Pijama olur diye koydum o atamadıklarımı. Şimdi ben de anneannem gibi hazırlık mı yapıyorum acaba? Ay içim daralıyor. Düzen istiyorum, sistem istiyorum diyen bu kız nereden çıktı? O sürekli gitmekten bahseden kız ne zaman sahneden indi. O şimdi hoplar zıplar mutlu olurdu gideceğiz diye. Bu sümsük oturuyor, surat asıyor. Bir de yaşlı kadın var içimde. Onun bir pazen geceliği eksik. Gidemem ya...
13 Ekim 2016 Perşembe
Zaman
Zamana karşı yarışıyoruz. Hepimiz. Pişman mıyım? Bilmiyorum. Zamana inanmıyorum. Ona karşı yarışmak saçma kalıyor. Zaman bizim algımız. Güneş doğuyor, ay çıkıyor ve biz zaman geçti diyoruz. Kolumuzda, duvarlarda saatler, takvimlerde sayfalar bu akışı bölüyor. İnsan zavallı bir yaratık bazen. Akışı bölmeden yapamıyoruz. Baş edemiyoruz. Bölmeyi parsellemeyi seviyoruz. Kontrol duygusu veriyor. Ülkeleri bölüyoruz. Burası senin burası benim diyoruz. Ama kuşlar akıyor. Pasaportsuz sınırları geçiyorlar. Sınırlar gerçekten var mı? Gerçek olan ne var? Gerçek diye bir şeye neden ihtiyaç duyuyoruz? Yine kontrol. Kontrol edemeyeceğimiz bir dünyayı kontrol etmeye çalışmak saçmalık. Saçmalıyoruz. Gerçek diyoruz. Hatta susmuyoruz, sürekli birbirimize bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Bazen susmak istiyorum. Susup hiç konuşmamak. Dersin ortasında boşverin bunları demek istiyorum. Amma çok konuşuyoruz. Bildiklerimizi amma çok anlatıyoruz. Gerçek miş gibi. Şu anda ben bunu yazarken, bir başka ben de uyuyordur belki de, bir diğeri bir yerde dans ediyor, bir diğeri şarkı söylüyordur. Belki bir sporcu bile vardır aramızda. Akmak güzel birşey ama tabi dağılırdı herkes. O kadar abarttık ki çocuklar gibi bize söylenenleri yapıyor, doğru ve yanlış kutularını açıp komutları uyguluyoruz. Kaç kişi gerçekten özgür ki biz kölelerden bahsedebiliyoruz? Hepimiz köle değil miyiz? Kendi zihnimizin, saatlerin. Bir de zaman yönetimi diye bir eğitim vermiştim. Komik. Olmayan, elle tutulmayan birşeyi nasıl yönetirsin ki? Zaman sadece biz ona isim koyduğumuz için var. Adına saat, dakika dedik. Dün dedik, yarın dedik, akşam ve sabah dedik. Şu anda dışarıda hava karardı...bunun sabah olmadığını gerçekten kim söyleyebilir ki?
25 Eylül 2016 Pazar
Roman notları
Dünya, yaşamlar ve bir gün mutlaka gelecek tüm acılar fısıldar çatlaklardan. Gece evlere sessizlik düştüğünde, tüm insanlar derin sandıkları uykulara daldığında, hiç görmediğimiz, kimsenin bakmaya akıl etmediği yerlerde ki çatlaklardan usulca akar hayatın içine, gölgeler. Toplaşırlar, dağılırlar. İnsan kokularını içlerine çeker, meraklı çocuklar gibi dolanırlar. Doyumsuz, arsız ve siyahtır varlıkları. Kara bir sis gibi odalara süzülürler. Merdivenlerin her basamağından yavaş yavaş yaşam dolu ayak izlerinden buldukları kırıntıları yalar, nefeslere karışırlar. Burun deliklerinden nefese süzülür ruha dokunur aydınlıkları karartır, rüyaları kapatırlar. Onlar gelince gölgeler düşer uykuda kadınların içine. Güneş arsızlaşır. Gecenin kapattığı yüzünde verir savaşı hep aydınlatmak ister gibi, ne karanlığa ne de kendine yeter ışığı. Bir taraf karardığında diğerinin aydınlandığı hayatlarda güneşin kavgası karanlıkladır. Gölgeler büyür, kabuslar koyu gölgelere düşer ve çocuklar ölür kadınların düşlerine yayılan o gölgelerde. Kocalar gider, adamlar çocukların ırzına geçer, kaybolur çocuklar rüyanın yerini alan o kabuslarda. Boş odalarda, pencereden içeri sızmaya çalışan güçsüz ışıklar karanlığı aydınlatmaz. Babaanne evlerinin kesif kokusu, naftaline bulanır, ahşap cilalı büfelerde fincanlar sessiz durur, ispanyol kadınlar dansın tam ortasında donup kalır, eski bir savaş madalyası manasız, yersiz çok erkek gibi öylece bekler. Biten anlamsız savaşların ödüllerine yer yoktur kadınların kabuslarında. O odadan diğerine koşar kadınlar. Bağırırlar çocuklarının adını. Bir asansör gelir. Kapıları açılınca odalara ışık dolar. Müzik sesleri davetkardır. İçki, kahkaha ile çağırır kadın. Çocuk sesi gelir. Asansör inmeye başlar, bir çocuk çıkar birden ve anne uzatınca elini erir gibi süzülür. Çatlak ezer, yutar çocuğu. Ter içinde uyanır kadınlar uyuyan kocalarının yanında. Bir ağaçtır pencerenin dışında huzuru vaat eden. Cama uzanır dalları, vurur usul usul. Ay donuk, bakar gözlerinin içine. Karanlıkta yürümek, güneşsiz odalarda güçlenmek, çarpmadan, korkmadan, hayatın içinde adım atmak senin işin der gibi hiç gülmeden bakar ay kadına. Tüm kadınları çağırır bilinmezliğin gücüne.
21 Mayıs 2016 Cumartesi
Kabak - Üçüncü gün: Akşam
Masallarla kapattığımız bir gecenin
sabahında puslu, yağmuru bekleyen bir sabaha uyandık. Gökyüzünün öfkesini sezen
deniz daha sakin. Bedenim suya girmekle girmemek arasında çelişkide, gökyüzü
tehditkar. Yarın kara bulutların artması bekleniyor. “Şimdi gir yoksa
kaçıracaksın” diyor yeni tanıştığım bir kadın. Olması gerekenler, kaçırmamam
gerekenler ve keşkeleri azalatma isteğimle boğuşurken bir adam usulca yanımdaki
masaya geçiyor. Kıyafetleri toprak, sakalı uzun. Elinde bir kitap. Ayaklarını
dayıyor kenara, yaslıyor sırtını. Denize bakıyor, selam verir gibi, sonra
satırlarına dönüyor ve kayboluyor. İmreniyorum…karar vermemeye karar veriyorum.
Öğlen yemeğim otlardan, meyvelerden ve şifalı tozlardan bir karışım. Dalgaları
izliyorum. Önce usul usul, sonra hızla vuruyorlar sahile. Kendimi onların git
gellerine bırakıyorum. Yağmur başlıyor. Sahilde insanlar koşuşturuyor. Bekliyorum.
Islanıyorum. Yağmur geçiyor. Vakit geliyor. Kalkıyorum. Bir kadından
bahsedildi. Masalcı anlattı. Onu görmeye gidiyorum. Henüz bilmiyorum ama
randevum bedenimle. Ayaklarında halhallar, kollarında kına, saçları rüzgarda
savrulan; kızılın, sarıların, yeşillerin sardığı bir kadın konuşmaya başlıyor.
Bedenim usul usul kendini bırakıyor, dönüyor, esniyor. Isınıyorum. Rüzgar
artıyor. “Üşüdünüz mü?” Ben ısınıyorum. Yatıyorum, dönüyorum, uzuyorum. Kadının
sesi bir geliyor bir kayboluyor. Yatıyorum. Gökyüzünde bulutlar usulca kayıyor,
rüzgar ağaçlarda dolanıyor, deniz sahile vuruyor. Bedenim dalgalanıyor, deniz
oluyor, biz barışıyoruz. Yürüyorum, şimdi daha yavaş. Bir ağacın altında oturup
okumak niyetim. Niyetime yeldeğirmenlerinin ülkesinden bilge bir kadın
karışıyor. Savaş zamanı doğmuş, bir çocuk, bir torun yetiştirmiş, bir koca
boşamış, 75 yaşını doldurmuş…
Kitabımı kenara koyup onun hikayelerine
dalıyorum. Öğreniyorum, dinliyorum, doluyorum. Akşam sessizce sızıyor aramıza,
yağmur yağıyor. Oturuyorum. Geçiyor. “Yarın daha çok yağacakmış”, “dersleri
napacaklar?” soruları, bilge kadının anlattıklarında kayboluyor. Akşam oluyor,
hava kararıyor. Herkes ateşin etrafında toplanmak için birer birer ayrılıyor.
Müzik var. İçkiler, kahkahalar, müzik sesleri yükseliyor. Aralarında
dolanıyorum. Yavaşca, sessizce ayrılıyorum. Bir köşe bulup oturuyorum. Sessizliğe kendimi bırakıyorum. Kutu adında bir köpek yanıma yatıyor. Ay yıldızları
kapatıyor, ben yazıyorum.
20 Mayıs 2016 Cuma
Kabak - İkinci gün sabah
“Sabah görmeden karar vermeyin, lütfen”
Böyle demişti dün akşam turunculu güzel kadın. “Çok beğendim” dediğimde
ellerimi tutup bunu istemişti benden. Sabah uyandım. Beton binaların, çöp
kamyonlarının, yapılacak işlerin ve gidecek yerlerin giderek silikleşen
gölgesinde uyandım. “Yat, uyu biraz daha” desem de uyandım. Alışacak iç saatim,
gevşeyecek bedenim, esneyecek ruhum. Herşey çok yavaş, herşey esniyor. Güne
hazır, sırtımda kalemim, kağıtlarım, zihnimde alıştırmalarım, kalbimde heyecan
çıktım yola. Boşluk içinde sonsuz uzanan zaman. Taze otlar, taze sebzeler,
meyveler beni karşıladı. Denize bakan bir masa seçtim. Saate baktım hep. Gitmem
gerekiyor, hazırlanmam gerekiyor derken uzun uzun oturdum. Erken vardım.
Çimlere uzandım. Bedenlerini esneten insanları izledi bedenim. Katılmak ile
katılamamak arasında kaldı. Onun da tadını çıkarttım. Nereye gideceğim, orada
ne yapacağımı bilmeden koyuldum tekrar yola. Dar, taşlı yollardan geçtim,
otlara değdim, çiçeklere dokundum, derin derin nefes aldım. “Şu merdivenlerden
yukarıya çıkınca,” dedi bir kadın. Köşeyi döndüm, merdiven uzadı. Sırtımda yüklerim
çıktım, çıktım, çıktım. Toplandık. Birer birer oturdu herkes minderlere.
Denizin sesi bize eşlik etti, ağaçlar gölgelerini üzerimize bıraktı, kalemler
kağıtların üzerinde kelimeleri yan yana getirdi, hikayeler döküldü, başka
yaşamların içine girdik, bir ömrü birlikte yaşadık, bin ömür olduk ve biz
yazdık.
19 Mayıs 2016 Perşembe
Kabak - ilk gece
Pegasus’un kanatlarında uçup geldim.
Düzenli yollarda henüz tanımadığım insanlarla bilmediğim bir yere temiz bir
arabada yola çıktım. Tepelere, dolana dolana giden yollardan çıktık. Herkes
sessiz. Bir kıvrımdan dönünce deniz göründü. Hava kararırken dağların
tepesinden ay sisli bulutlar arkasından kendini gösterdi. Hava karardı, yollar
daraldı. Uçurumların kenarından aşağıya baktım. Uçmayı hayal ettim. Aşağıya
düşmeyi hayal ettim. Yuvarlanmayı, kayalara takıla takıla kendimi aşağıya
bırakmayı. Sonra uçurum geçti. Arabamız durdu. Ufak bir ateş yanıyordu. Bir
adam bizi sordu. “Burada inecekler, buradan sonrasında biz götüreceğiz” dedi.
“Yolu yoktur oranın” demişti birisi bir zamanlar. Çıktık. Çantalarımızı
sırtımıza aldık. “Oturun biraz” dedi adam. “Daha var arabanın gelmesine.” Yere
serilmiş minderlere oturduk. İnsan gördüğümüz yerde toplaştık. Gülümsedik
birbirimize. Tanıştık. “Ben de ilk defa geliyorum”, “Geceleri soğuk olur.”
Sohbetimize gece katıldı. Sustuk. Çakıl taşlarını ezerek gelen arabanın sesiyle
doğrulduk. “Aracınız geldi!” komutuyla ayaklandık. Şoförümüz İrfan giderek
daralan yollardan bizi aşağıya taşıdı.
Beton binaları, araba seslerini, insan kalabalıklarını, tanıdığımız
geride bıraktığımız, zihnimize tutunan herşeyi gece yuttu. Gülen yüzler karnımı
doyurdu, yatağımı gösterdi. Acelesiz, zamansız bir gecede, yıldızların kendini
gösterdiği bir gökyüzünün altında, ellerinde fenerlerle insanlar geçti
yanımdan. Yürüdüm, sahile kadar. “Hoşgeldin” dedi turuncular içinde güzel bir
kadın. “Yarın nereye gideceğim? Kaçta?”; sorularım çoktu. “Ben seni
götüreceğim. Gelmene çok sevindim. Çok istedim” dedi güzel kadın. Sahile
yürüdüm. Ateşin etrafında insanlar oturmuş. Köşeye çekildim. Dinledim. “Zihni
bırak, doğru olmayı, doğru yapmayı, herşeye bir isim koymayı bırak” dedi ateşin
başındaki adam. “Hareketi doğru yapmaya değil, yaparken ne yaptığını hissetmeye
odaklan. Hergün sadece bunu yap. Uyum budur.” Kalktım. Dalgaların çağrısına
doğru yürüdüm. Ay yükseldi. Denize vurdu. Deniz dalgalandı. Sahile vurdu. “Denizin
toprağı yok etme çabası” dedi geçmişten bir ses. Zihnimi dalgalara bıraktım…yok
etsinler diye. Ateşin etrafındaki insanları bıraktım. Yürüdüm. Fenerimi
hatırladım. Ağaçların altında bir masada oturdum. Köpekler dolandı etrafımda.
Sevdim. Sonra yazdım.
30 Mart 2016 Çarşamba
Roman Taslakları - devam
Hiç söylenmemiş
sözleri ortaya dökmek için karşımda oturuyorsun. Konuşulmayacak şeyler olduğunu
biliyordum. Sen hep bilmiştin. Söyleyeceklerin bendeki yaraların kabuklarını
kaldıracak, nefes aldıracak, yaraların iyileşmesi için havaya izin verecek, sen
bilmiyorsun.
“Ben...” Başını
çevirip kepenklerini kapatmaya başlayan geceye bakıyorsun.
Bir sırrın döküldüğü an orada olmanın çocuksu heyecanı, garip açlığı içimi kaplıyor.
Başka kadınların mantılar açtığı, babamın gizli gizli gece yarıları içki
aradığı, gelen her teyzenin mutlaka bir tabak yemek sunduğu, dibi boşalmış
şişelerin sabahları sırt çantamın yanına dizildiği, senin giderken bıraktığın mektubu
bulduğum o mutfakta karşılıklı oturuyoruz. Domates biber satan bir adamın sesi uzaklaşıyor.
Eskisi gibi seni götürmüyor zihnimden. Bekliyorum.
Saçların ağarmış,
yaşla burnun genişlemiş, gözlerindeki ışık usul usul sönmeye yüz tutmuş,
ellerinde yılların izleri yol yol ilerlemiş. Anlatacaklarının ağırlığı
omuzlarına oturmuş, kurtulmanın ümidi ile kaçma isteği arasına sıkışmış, hareket eden
ayaklarınla masanın ayağına vuruyorsun.
“Hık demiş
burnundan düşmüş” lafı hep bizim için söylenirdi. Bir zamanlar gururla duymak
için can attığım o sözün içi boşalmış aramızdaki masada öylece duruyor.
Dolduramadığım bir çok anımın arasındaki boşluklar, içimdeki belli belirsiz bir
öfke. On yaşımda, ailemizin tam orta yerine düşen bombanın bıraktığı tahribatın
arasından ayıklayıp bir türlü bir araya getiremediğim parçalarımı sunuyorum sana
bu akşam. Anlat istiyorum, kelimelerin şimdi dağılan parçalarıma tutkal olsun,
eğri ya da doğru bir hikaye sunsun bana istiyorum. Çünkü evime, aileme yine
bomba düştü anne. Sığınacak tek yerim senin dolduracağına inandığım
boşluklarım.
“O teyzeler...”
yine duruyor, bu sefer gözlerimin içine dalıp dip köşe ruhumu dolaşıyorsun.
Belki gözlerinde yakaladığım acıdır. Bilemiyorum. Bekliyorum “O teyzeler...hep
vardı.” Uzun süredir anılarımın arasında boş duran yerlere umduğum nefes
giremiyor. Acıyor bir yerlerim. Kırk yıl önce patlayan bombanın sesi uğulduyor
kulaklarımda. Ağızın oynuyor, duyamıyorum.
1 Şubat 2016 Pazartesi
Roman taslakları....
Gelmesinler. Hepsini arasan ve "gelmeyin bu haftasonu, kocam beni aldatıyormuş" desen ne olur? Yapamayacağını biliyorum. Benim pek arkadaşım yoktur. Belki de bu yüzden. Belki de bana benzememek sana iyi gelmiş. Anlaşamadım hiç bir zaman, hiç kimseyle. Bir sabah uyanıp bu evliliğin beni öldüreceğini anladığımda konuşacak kimsem yoktu. Kimse bana "dur düşün" demedi. Deseydiler de fark eder miydi çok tarttım kafamda. Sanmıyorum. Ben yine giderdim. Saçlarını taradım o sabah. Üzerinden elli yıl geçse de o saçların hiç gitmedi ellerimden. Anlatıyordun. Öğretmeni sevmemiştin o yıl. Şahver hanımdı adı. En sevdiğin Sena'ya küsmüştün o sabah. İyi, hassas bir çocuktun. Sen kimseyi kıramazken ben o sabah saçlarına takıp düğümlediğim kurdelelerde boğuldum, nefessiz kaldım. O sabah seni sevmedim, sevemezdim. "Acıtıyorsun anne" itirazlarında sanki daha sert çekmiştim saçlarını. Anılar gariptir. Kendi hikayelerini yazarlar ve bir süre sonra gerçekler kurgu olur, kurgular sa gerçek. Okula yürüdük. Elimi tutmak istedin. "Büyü artık" ya da ona benzer birşeyler dediğimi hayal meyal hatırlıyorum şimdi. Ağlamadın, şikayet etmedin. Sınıfa seni teslim ettim. Sırana geçtin, bana baktın. Yıllar sonra Afrika'da bir nehir kenarında anladım...insan annesi gidince büyürmüş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






